Post-Arabesk Öyküler No:1 İntihar
Yağmur çok ince tanelerle yeryüzünü boyamakta, rüzgar son günlerde hiç olmadığı kadar şiddetli esmekteyken, ölüm her zamanki gibi kolay ve tatlı, yaşamak her zamanki gibi zor ve sıkıcıydı. Gökdelenin tepesinde, elinde sigarası ile düşüncelere dalmış bir adam, boğazını sıkan kravatını gevşeterek yere tükürdü. Daha önce hiç sigara içmediği için ağzında oluşan kötü tat onu rahatsız etmişti. Helikopter pistinin tam ortasında bulunduğunu farketti. H harfinin ortasındaki çizgiden yürüdü biraz. Sonra sanki seksek oynuyormuşçasına birden zıplayarak geri döndü. Çizginin üzerinde biraz daha yürüdü amaçsızca, sonra yavaş yavaş korkuluklara doğru ilerledi. Ben burada elimde sigarayla ne yapıyorum diye düşündü. Sonrasında çalıştığı yerin bulunduğu binada olduğunu ve intihar etmek için teras’a çıktığını hatırladı. Demir korkulukları dibine oturdu. Sigarasını bitirip izmaritini yere attı ve üzerine bastı. Bir süre, neden izmaritin üzerine basarak onu söndürdüğünü düşündü. İzmariti ezmese ve o izmarit yavaş yavaş yuvarlanıp elektrik kablolarının olduğu yere yuvarlansa ve büyük bir yangına sebebiyet verse, acaba umrunda olur muydu? Bu sorunun cevabını veremedi kendine. Saatine baktı ve tam 13 dakikadır çatıda olduğunu farketti. Sigara molası bahanesiyle çıktığı işyerinden merak edilmeye başlanması için yeterli bir süreydi diye aklında geçirirken cep telefonunun titremesiyle irkildi. Tahmin ettiği gibi ofisten değildi arayan. 444’lü garip bir numaraydı. Açtı. Karşısında bir makina sesi ona kredi kartı kampanyalarıyla ilgili birşeyler anlatmaya çalışırken telefonu nazikçe kapattı ve demir korkulukların arasından boşluğa bıraktı. Dünyayla olan son iletişimiydi bu. Son konuştuğu şey bir makinaydı.
Cep telefonunu aşağı atmanın verdiği anlık cesaret yerini bir kaç saniye içerisinde korkuya ve çekinceye bıraktı. Bunları fazla düşünmek istemiyordu. Geride kalan hiç bir şeyi düşünmek istemiyordu artık. Neden buraya çıktığı bile umrunda değildi. Aldığı kararı uygulamaktan başka hiç bir şey yoktu aklında.
Boyundan biraz daha yüksek olan demir korkuluğa nasıl tırmanacağını düşündü, tırmanamazsam yere düşerim diye cevap verdi kendi kendine. Elini korkuluğa attığı anda havanın soğukluğuyla birleşen metal soğukluğunu köprücük kemiğine kadar uzanan bir şerit halinde hissetti. Hiç düşünmeden bir çırpıda tırmandı. Artık korkulukların arka tarafındaydı. Zor kısmı bitti dedi kendine. Kil Bill’de gelin hastaneden çıkıp ayak baş parmağını oynatınca aynı şeyi söylemişti. “Zor kısmı bitti”. Hayatı sona ererken bile kendi kendine Tarantino göndermesi yapmayı ihmal etmiyordu. Kendi kendine çok acıdı. Ölesiye acıdı . Hala filmlerden gönderme yaparak neyi ispatlamaya çalışıyordu. Hem de kendisine.
Kendinden yeterince nefret ettiğini farkedince demiri kavrayan elleri yavaşça çözüldü. Boşluğa bırakıverdi kendini. Onlarca kat yükseklikten düşerken saçları rüzgarın etkisiyle darmadağın olurken, gözleri yaşarıyor, deri ceketi bir penguen kanadı gibi uçamayacağını bilerek çırpınıyordu. Asfaltın rengi gitgide daha da belirginleşiyor, bu da adrenalin seviyesinin her geçen salisede biraz daha yükselmesine sebep oluyordu. Koskaca bir adamın daha önce defalarca yaralanan, paramparça edilen kalbi, bu heyecana daha fazla dayanamamış ve atmayı bırakmıştı. Köşede birisi vardı ama. Bir kız. Ayağında lacivert converseleri, üzerinde o soğukta giyilmesi kesinlikle absürt kaçmış tanıdık bir t-shirt, sırtına dökülen boynuna bağlı kırmızı bir pelerin. Yüzü tam seçemiyor olsa da kim olduğunu biliyordu sanki. Ölü bedeni yere çarpmaya o kadar yakındı ki ama…
Kırmızı pelerinini savurarak uçtu köşedeki kız. Ölü bedenini yere çarpmaya santimetreler varken kavrayıverdi. Onun öldüğünün farkında bile değildi. Yavaşça yere inerken bir yandan da, “korkma kurtardım seni, tam da her şey bitti derken” dedi. Yüzünde süperkahramanlara has, tanıdık bir o kadar da samiyetsiz bir gülümseme vardı ki, kurtardğını zannettiği kişinin ölmüş olduğunu farketti. “Ama, ama kurtardım seni, yakaladım, yakaladım, ölmüş olamazsın”. Bu kadardı boş sokakta yankılanan ses. Cansız beden cevap vermeyi çok istedi ama konuşamadı. Onu öldüren kişinin kollarındaydı şu anda.
“Beni yaşarken sen öldürdün. Tam ölecek iken gelip, beni hayata döndürebileceğini düşünmedin umarım”. Söylediği son sözler kendisiyle beraber bulunduğu yeni boyutun boşluğunda yankılanarak kayboldu.




Kim ne demiş?