Arşiv

Archive for Ocak, 2010

… ve sonunda: iPad!

Ocak 28, 2010 Yorum yapın

Bir Steve Jobs klasiği… ve iPad.

Yerba Buena Center’daki tanıtımla birlikte insanlık tarihi değişmedi. Evet, kabul ediyorum. Ve hatta bir önceki yazıda belirttiğim tahminlerin ikisinde de ciddi biçimde yamuldum. iPad’de (artık Eskimolar ve Afrika’nın en ücra köşelerindeki birkaç kabile hariç herkesin bildiği üzere) klasik anlamda bir kişisel bilgisayar işletim sistemi yok. Temel olarak iPhone işletim sistemi üzerine kurulu bir ürün. Her ne kadar daha taşınabilir bir MacBook beklentisine girmiş bilgisayar meraklıları hayalkırıklığına uğradıysa da, Apple ürün gamına ve piyasanın durumuna göre iyi bir konumlandırma yapmış gibi görünüyor. Zira, o boyutlardaki bir üründen (9.7 inç ekran) MacBook performansı elde etmek ve bunu makul bir fiyata satabilmek günümüz teknolojisiyle neredeyse imkansız.

Makul fiyat demişken gelelim yamulduğum 2. noktaya… Aslında yamulmaktan ziyade şaşırdım demeliyim çünkü iPad 3G özelliği olup olmamasına ve harddisk seçeneğine göre 499-829 dolar aralığında satılacak. 750-1000 dolar arası diyerek üst limiti tutturduysam da şahsen 500 dolarlık bir ürün beklemiyordum. Neyse en azından fiyat konusunda yanılan bir tek ben değilim.  Piyasa gözlemcilerinin çoğu gibi Le Monde bloglarından L’actu en patates‘ın sahibi Martin Vidberg de Apple’ın sağını kollarken soldan ağır bir darbe almış durumda.

Apple tabletin gerçek devrimi. Hasskktr, pahalıymış!

Gelelim zurnanın zırt dediği noktaya… iPad Effectivement rezidansında kendine bir yer edinebilecek mi? Kısa vadede muhtemelen hayır ama uzun vadede sanıyorum evet.

Flash desteklemese bile sağladığı yeni Internet deneyimi, e-kitap olayı, iWorks, iPhone uygulamalarını çalıştırması, son derece keyifli olduğunu tahmin ettiğim video deneyimi, yazılım geliştiricilere sunduğu imkanlar vs… Her şey güzel. Fakat sonuç olarak iPad elit, niche bir ürün. Evde bir iMac, çantada bir MacBook Pro veya MacBook Air olmadıkça, uçağa binmeden önce NYT’de ne varmış yokmuş bir bakmak gibi bir derdiniz yoksa pek de sizin için değil iPad.

Ha, bu tespite katılsanız bile ikinci bir iPhone çılgınlığı görmeyeceğimizin garantisi yok, o başka.

Sonunda geliyor… Ama ne acaba?

Ocak 27, 2010 Yorum yapın

Uzun bir bekleyişin ardından bugün geliyor…

Ya da geliyor mu? Veya gelen nedir tam olarak?

Kısa süre önce patlak veren Netbook furyasına Apple ilk başta ”biz o kadar ucuza kaliteli bi şey üretemiyoruz” gibi abuk bir yanıt verdiyse de bu yarışın dışında kalamayacağı açıktı. Aslında şöyle demek belki daha doğru: Apple, bu modanın biraz yerleşmesini bekledi ki, her zaman olduğu gibi yenilikçi bir ürünle piyasanın tozunu atabilsin.

Yaklaşık 2  saat sonra (27 Ocak, 10 am Pasifik) San Fransico’daki Yerba Buena Center’da başlayacak bir basın toplantısıyla Apple’ın tabletimsi, netbookumsu yeni ürününü tanıtması bekleniyor. Tabi ki iPhone OS 4 ve bazı başka yeniliklerin de açıklanacağı konuşuluyor aylardır. Ancak günün yıldızı şimdiden belli gibi.

Belli dedik ama aslında belli olan pek de bir şey yok ortada. Apple’ın serçe parmağını bile oynatma zahmetinde bulunmadan aylardır yalnızca teknoloji basınını değil dünyanın dört bir yanından köklü gazeteleri (Le Monde.fr’de 1. sayfadaydı arkadaş, höh!) de meşgul etmesini sağlayan meçhul ürüne dair sızdırılmış bilgi neredeyse yok denecek kadar az. Yukarıda da gördüğünüz gibi onlarca tahmin var sadece aletin neye benzeyeceğine dair.

Şeklini şemalini bilemem ama teknik özellik olarak birkaç tahminde bulunayım:

1- Bazı görsellerde olduğu gibi yeni üründe DVD-ROM olacağını ben şahsen sanmıyorum. MacBook Air’e DVD-ROM koymayan Apple, daha taşınabilir olması beklenen bu ürüne neden koysun ki?

2- Ekran boyutu olarak da piyasadaki çoğu Netbook ile en küçük MacBook arasında bir boyut olur kanımca. Yani 8-13 inç arası bir şey. Büyük ihtimalle de 10 ya da 11 inç.

3- İşlemci, harddisk ve RAM meselesine gelirsek… Bence Apple, piyasadaki çoğu Netbook’tan daha güçlü bir donanımla çıkacak ortaya. Zira, sadece Internet uygulamaları çalıştıran ama bi iTunes, iPhoto veya daha ağır bir program açınca kastıran bir bilgisayar Apple’a yakışmaz. Ayrıca, tablet formatının ve üründe olması muhtemel dokunmatik arayüzün grafik tasarımcılarınca kullanılması, yani Photoshop gibi fazla RAM kullanan programlarla haşır neşir olması ihtimali de oldukça yüksek.

4- Son olaraksa fiyat… Yeni ürünün çoğu Netbook’tan daha pahalı olacağı kesin. Yine de en ucuz MacBook’tan daha ucuz olması mantıklı olacaktır. 750-1000 dolar aralığı gibi geliyor bana…

Son olarak da bir temenni: Apple, Steve abim, aleti 3G anlaşmasıyla birlikte falan satmak gibi bir düşünceniz varsa, ya anlaşmalarınızı çabuk yapın ya da Türkiye’de kullanmak için kırmak mırmak gerekmesin. Saygılarımla.

Bakalım… Yamulursam da yamuldum diye ikinci bir yazı yazarım.

P.S. Apple, bokunu yerim ben senin! Şu yeni ürün de her neyse istiyorum, istiyorum, istiyorum. Call me Apple fan boy!

Categories: Bilgisayar & Internet Etiketler:, ,

Post-Arabesk Öyküler No:2 Patatesli Gözleme

Pazartesi sabah 7:00’da acı acı çalan nokia 9310’un alarmı ile uyandı Yiğit. Pazartesi sabahlarının soğukluğu ayrı bir sıkıntı yaratıyordu herkes gibi onda da. Belki de diğer insanlar ile en çok benzeştiği nokta buydu. Herşeyden önce ismi Yiğit’ti. Zaman zaman daha ne kadar kötüsü olabilir ki diye ismi hakkında düşünmekten alıkoyamıyordu kendini. Ama yine de tüm Yiğitler gibi yakışıklı olmasının ekmeğini de yemişti zamanında.

Yataktan kalktı, terliklerini giydi ve banyoya gidip elini yüzünü yıkadı. Akabinde işedi. İşedikten sonra bir an durup neden önce işeyip sonra ellerini yıkmadığını düşündü. O an bünyesini derin bir pişmanlık duygusu kapladı fakat buna rağmen ellerini tekrardan yıkamayı göze alamadı.

Yatak odasına geri dönüp gömleğini ve pantolununu giydi. Eşi Ceren 9310’un acı çığlılarına alışkın olduğu için uyanmamış, tam tersine mışıl mışıl, hatta ve hatta düşük bir desibel değerinde horlayarak uyuyordu. Yiğit kravatını bağlarken, yorganı Cerenin açıkta kalan kalçasını örtecek şekilde çekti. Daha evleneli 1,5 yıl olmuştu fakat Ceren’in kalça çapı, ufak çaplı bir zırhlı araç tamponuyla yarışacak düzeye erişmişti.

Bir mayıs günü, Starbucks’ta tanıştıkları o ilk günü hiç unutamıyordu Yiğit. Köpeği Zeplin ile çıktığı yürüyüşü yarıda keserek bir kahve molası vermişlerdi. Zeplin kahve içmeyi sevmediği için Yiğit kahve içecek, Zeplin ise havlayarak Starbucks’taki insanları rahatsız edecek, aynı zamanda eğer ortamda mevcutsa parlak çizgili adidas eşorfmanı ve beyaz convers’i olan kızların dikkatini çekecekti.

Zeplin’le Yiğit anlaştıktan sonra Yiğit Starbucks’tan buz gibi bir Java Chip Chocolate aldı, bahçedeki masaya bıraktı. Önce zeplini masanın ayağına bağladı, akabinde sandalyesine oturdu. Yiğit oturmuştu oturmasına ama sanki biraz önce söz veren kendisi değilmiş gibi huzursuzlanmaya başladı Zeplin. Yiğit “rahat dur oğlum”, “otur bakayım” gibi emirlerini bariton sesi ile çok kararlı bir şekilde veriyor, bu da karizmasının etrafa, bir ançuezli pizza kokusu gibi yayılmasını sağlıyordu. Artık Starbucks buram buram Yiğit kokuyordu. Nitekim Starbucks ahalisi buna kayıtsız kalamazdı. Takribi olarak 8 dakika geçmişti ki starbucks ahalisinin en “yollusu“ Ceren, Yiğitin masasına yaklaşarak Zeplin’i sevmeye başladı. Yaklaşık 10 saniye sonra ise korkulan oldu ve Ceren’in dudaklarından o mucizevi kelimeler dökülmeye başladı.

-Ne tatlı şeeey. Adı ne bunun?

Yiğit sevinçten altına edecek gibi oldu. Normal insanlar korkudan altına ederken Yiğit yine normal olmadığı bir alanda, alışılmış dışı bir davranış sergiliyordu. Köpek almasının altında yatan gerçek sebebi tekrardan hatırladı. Sonunda nefesini içine çekerek ;

-Zeplin, dedi Pavarotti edasıyla. Ceren ise:

-Çok tatlı bişey bu yaa. Ben şeni yerim yerim, oy oy oy ne çirkin şeysin sen yaaa, dedi.

İşte o an belki bu iki genç de farkında değildi ama dünyanın en kötü ilişkilerinden birisinin temelleri atılıyordu.

Fazla zaman geçmeden muhabbet koyulaşmaya başladı. Zeplin bu durumdan fazlası ile rahatsızdı.

-“Yiğit’in yanına bir de Ceren mi?” diye düşünürken uzun uzun havlıyordu. Korkudan altına etmek üzereydi ve bir şeyler yapması gerekiyordu.

Yiğit yıllardır obua çaldığından bahsederken, Ceren hayranlıkla onu izliyordu. Arada lipstick’ini çıkarıp dudağında anlamsızca gezdiriyor, bazen de lacivert yuvarlak kutulu nivea kreminden sürüyordu eline. Ceren sürdüğü kremi eline yerdirmeye çalışırken ayağında tatlı bir sıcaklık hissetmeye başladı. Mayıs ayında ugg giymenin cezasını çektiğini düşünürken Zeplin’in sağ ayağına işemiş olduğunu farketti.

-Ah seni yaramaz şey, seni çirkin şey, niye işedin bakayım ayağıma? Hmm, seni çirkin şey seni. Seni ben yerim yerim yerim dedi.

İşte bu noktadan sonra Yiğit’in tek hatırladığı şey nikah masasında Ceren’in böğrü yanmış yabani bir hayvan gibi “EVET” deyişiydi.

.

.

.

Yiğit odadan çıkmadan Ceren’e son bir kez baktı. Onu öpmek içinden gelmedi. Mutfağa gidip buzdolabını açtı. Peynir, zeytin, reçel, tereyağ gibi temel kahvaltılıkların bulunduğu kahvaltı seti’ni çıkardı dolaptan. Masaya oturmadan bir tane siyah bi tane de yeşil zeytin yedi.

Eğer annemi dinleseydim şu anda patatesli gözleme yiyor olabilirdim diye geçirdi içinden ve işe gitmek üzere yola koyuldu.

Categories: Uncategorized

Post-Arabesk Öyküler No:1 İntihar

Yağmur çok ince tanelerle yeryüzünü boyamakta, rüzgar son günlerde hiç olmadığı kadar şiddetli esmekteyken, ölüm her zamanki gibi kolay ve tatlı, yaşamak her zamanki gibi zor ve sıkıcıydı. Gökdelenin tepesinde, elinde sigarası ile düşüncelere dalmış bir adam, boğazını sıkan kravatını gevşeterek yere tükürdü. Daha önce hiç sigara içmediği için ağzında oluşan kötü tat onu rahatsız etmişti. Helikopter pistinin tam ortasında bulunduğunu farketti. H harfinin ortasındaki çizgiden yürüdü biraz. Sonra sanki seksek oynuyormuşçasına birden zıplayarak geri döndü. Çizginin üzerinde biraz daha yürüdü amaçsızca, sonra yavaş yavaş korkuluklara doğru ilerledi. Ben burada elimde sigarayla ne yapıyorum diye düşündü. Sonrasında çalıştığı yerin bulunduğu binada olduğunu ve intihar etmek için teras’a çıktığını hatırladı. Demir korkulukları dibine oturdu. Sigarasını bitirip izmaritini yere attı ve üzerine bastı. Bir süre, neden izmaritin üzerine basarak onu söndürdüğünü düşündü. İzmariti ezmese ve o izmarit yavaş yavaş yuvarlanıp elektrik kablolarının olduğu yere yuvarlansa ve büyük bir yangına sebebiyet verse, acaba umrunda olur muydu? Bu sorunun cevabını veremedi kendine. Saatine baktı ve tam 13 dakikadır çatıda olduğunu farketti. Sigara molası bahanesiyle çıktığı işyerinden merak edilmeye başlanması için yeterli bir süreydi diye aklında geçirirken cep telefonunun titremesiyle irkildi. Tahmin ettiği gibi ofisten değildi arayan. 444’lü garip bir numaraydı. Açtı. Karşısında bir makina sesi ona kredi kartı kampanyalarıyla ilgili birşeyler anlatmaya çalışırken telefonu nazikçe kapattı ve demir korkulukların arasından boşluğa bıraktı. Dünyayla olan son iletişimiydi bu. Son konuştuğu şey bir makinaydı.

Cep telefonunu aşağı atmanın verdiği anlık cesaret yerini bir kaç saniye içerisinde korkuya ve çekinceye bıraktı. Bunları fazla düşünmek istemiyordu. Geride kalan hiç bir şeyi düşünmek istemiyordu artık. Neden buraya çıktığı bile umrunda değildi. Aldığı kararı uygulamaktan başka hiç bir şey yoktu aklında.

Boyundan biraz daha yüksek olan demir korkuluğa nasıl tırmanacağını düşündü, tırmanamazsam yere düşerim diye cevap verdi kendi kendine. Elini korkuluğa attığı anda havanın soğukluğuyla birleşen metal soğukluğunu köprücük kemiğine kadar uzanan bir şerit halinde hissetti. Hiç düşünmeden bir çırpıda tırmandı. Artık korkulukların arka tarafındaydı. Zor kısmı bitti dedi kendine. Kil Bill’de gelin hastaneden çıkıp ayak baş parmağını oynatınca aynı şeyi söylemişti. “Zor kısmı bitti”. Hayatı sona ererken bile kendi kendine Tarantino göndermesi yapmayı ihmal etmiyordu. Kendi kendine çok acıdı. Ölesiye acıdı . Hala filmlerden gönderme yaparak neyi ispatlamaya çalışıyordu. Hem de kendisine.

Kendinden yeterince nefret ettiğini farkedince demiri kavrayan elleri yavaşça çözüldü. Boşluğa bırakıverdi kendini. Onlarca kat yükseklikten düşerken saçları rüzgarın etkisiyle darmadağın olurken, gözleri yaşarıyor, deri ceketi bir penguen kanadı gibi uçamayacağını bilerek çırpınıyordu. Asfaltın rengi gitgide daha da belirginleşiyor, bu da adrenalin seviyesinin her geçen salisede biraz daha yükselmesine sebep oluyordu. Koskaca bir adamın daha önce defalarca yaralanan, paramparça edilen kalbi, bu heyecana daha fazla dayanamamış ve atmayı bırakmıştı. Köşede birisi vardı ama. Bir kız. Ayağında lacivert converseleri, üzerinde o soğukta giyilmesi kesinlikle absürt kaçmış tanıdık bir t-shirt, sırtına dökülen boynuna bağlı kırmızı bir pelerin. Yüzü tam seçemiyor olsa da kim olduğunu biliyordu sanki. Ölü bedeni yere çarpmaya o kadar yakındı ki ama…

Kırmızı pelerinini savurarak uçtu köşedeki kız. Ölü bedenini yere çarpmaya santimetreler varken kavrayıverdi. Onun öldüğünün farkında bile değildi. Yavaşça yere inerken bir yandan da, “korkma kurtardım seni, tam da her şey bitti derken” dedi. Yüzünde süperkahramanlara has, tanıdık bir o kadar da samiyetsiz bir gülümseme vardı ki, kurtardğını zannettiği kişinin ölmüş olduğunu farketti. “Ama, ama kurtardım seni, yakaladım, yakaladım, ölmüş olamazsın”. Bu kadardı boş sokakta yankılanan ses. Cansız beden cevap vermeyi çok istedi ama konuşamadı. Onu öldüren kişinin kollarındaydı şu anda.

“Beni yaşarken sen öldürdün. Tam ölecek iken gelip, beni hayata döndürebileceğini düşünmedin umarım”. Söylediği son sözler kendisiyle beraber bulunduğu yeni boyutun boşluğunda yankılanarak kayboldu.

Categories: Öykü Etiketler:,

Facebook Hesabı Silmek

Merhaba sevgili okurlar;

Facebook.com domain adını taşıyan internet sitesinin ne işe yaradığından bahsetmeye fazla gerek yok, çünkü hemen hemen hepimizin bir adet nüfus cüzdanı ve bir adet Facebook hesabı mevcut bilindiği gibi.(Nüfus Cüzdanını kaybedenleri hariç tutuyorum )

Asıl konuya gelecek olursak,
Facebook’ta oluşturduğum kullanıcıya ait tüm bilgileri nasıl silebilirim?” şeklinde bir sorunuz mu var? Tüm fotoğrafları, arkadaş listemi, email adresimi … Her şeyi. Bunun cevabı şüphesiz ki hesabınızı pasif duruma getirmek (deactivate etmek) değildir. Bu durumda fotoğraf dahil tüm bilgileriniz diğer kullanıcılar tarafından görünmez duruma gelir fakat facebook’a ait veritabanında tüm bu veriler tutulur.

Peki Facebook hesabımı tamamen silebilir miyim?
Bu sorunun cevabı yakın zamanda Facebook’a açılan bir davaya kadar hayır idi. Ta ki bahsi geçen dava ile mahkeme tarafından istenildiği taktirde kullanıcılara bilgilerini veritabanından sildirme hakkı tanınana kadar. Tabi Facebook bu karardan hoşnut değildi. Nitekim tüm dünya da 350 milyondan fazla insanın ne renk don giydiğine kadar tüm bilgilerini pek fazla çaba harcamadan elde etmişlerdi. Bu büyük bir güç demekti. İşte bu yüzden de Facebook size hesabınızı sildirmek için herhangi bir kolaylık sağlamıyor aksine size hesap silme linkini göndermemek içinden elinden geleni yapıyor.Fakat yeterince uğraşırsanız bu linki elde edebiliyorsunuz. İşte bu yüzden sizinle bu link’i buradan paylaşmak istiyorum(Beni Tıkla)

Adımlar takip edildiği taktirde hesap silme işlemi yürürlülüğe konuyor. Eğer 7 gün boyunca hesabınızı açmamayı becerebilirseniz… Ta taaa. Hesabınız silinmiştir. Facebook’suz sosyal dünyaya hoş geldiniz.

Eee şimdi facebook hesabımda da yok;

Ben platonik aşkımın resimlerine nerden bakacağım? Kimlerle neler yaptığını nerden öğrenip nasıl efkarlanacağım?

Eski sevgilimin yeni sevgilileri hakkında bilgileri nasıl toplayacağım?Yeni sevgilisinin nasıl bir hayvan/kaşar olduğunu nasıl iddia edeceğim?

Barda yeni tanıştığım tatlı çocukla muhabbeti nasıl ilerleteceğim?(Telefonumu verseydim çok ucuz gözükürdüm. Facebook’tan eklemek daha pahalı gösteriyor beni. Nitekim ben malım. Bir fiyatım var.)

Yeni saç rengimi ilkokul arkadaşlarıma nası göstereceğim?

Kimlerin sevgilisi olup, kimlerin sevgilisi olmadığını nasıl bileceğim(Meali:Kime sulanıp sulanmam gerektiğini nasıl bilebilirim?)

Anasınıfında eteğini kaldırdığım kız arkadaşlarımın fotoğraflarına bakıp kendi kendime “Ulan bu resmen taş olmuş” yorumunu yapamayacak mıyım?

Tüm bu soruların yanıtlarıyla bir sonraki yazımda sizlerle olacağım. Bir sonraki yazıma kadar sizler facebook hesaplarınızı kapatmış ve üzerinize rahat bir şeyler almış olarak(yalnızca bayan okurlar lütfen) beni bekleyin.

Saygılarımla.

Categories: Bilgisayar & Internet, Facebook, Geyik Etiketler:

Write letterz n shit, yo!

Ocak 3, 2010 Yorum yapın

Fikir olarak bobiler‘den bir farkını göremediysem de fakeblog‘da da enfes monteler, pardon, fake’ler bulmak mümkün. Özellikle de Microsoft Word ghetto versiyonunu görüp de paylaşmamak olmaz diye düşündüm.

Peace out!

Rémi Gaillard vs Türk polisi (?!!)

Ocak 3, 2010 2 yorum

”C’est en faisant n’importe quoi qu’on devient n’importe qui”* şeklindeki manidar deyişi ve yukarıdakine benzer onlarca videosu ile Rémi Gaillard artık yalnızca Fransa’da değil, tüm dünya çapında tanınan bir isim haline geldi. Zira sitesini bugüne kadar 200 milyondan fazla kişinin ziyaret ettiği söyleniyor. Aslına bakarsanız, 1999 yılından beri saçma sapan (!) işler yapan Rémi’nin bu başarısında şaşırılacak bir şey yok. Tam anlamıyla bir Internet çocuğu olan Rémi, klasik görsel medyanın yerini çok daha değişik bir (hatta birden çok) formun alacağını önceden görüp, bu yeni ve amiyane tabirle en çok ”iş yapan” alana zamanında yönelmesini bilmiş biri.

Her şey iyi hoş da, şu yaptıklarını Türkiye’de yapıyor olsaydı başına acaba neler gelirdi bugüne kadar?

——————————————-

* Bu cümleyi İngilizce’ye pek çok farklı şekilde çevirmek mümkünse de, sitede şu şekilde çevrilmiş: ”It’s by doing whatever that ones becomes whoever

Çok serbest bir çeviri örneği: Alakasız işler yaparak, alakasız herifin teki olursun.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.